• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
  • https://www.facebook.com/
  • https://plus.google.com/https://www.google.com.tr//posts
  • https://twitter.com/
    • www.dindersindeyiz.net
    • SİNOP İSTİKLAL ORTAOKULU-YASİN SERÇE
Üyelik Girişi
Site Haritası
Takvim

8.Sınıf 2.ünite özetleri




8.SINIF 2.ÜNİTE : ZEKAT,HAC VE KURBAN

İnsanın Paylaşma ve Yardımlaşma İhtiyacı

Her insan bir toplum içerisinde doğar ve yaşamını sürdürür. Dünyaya gözlerini açtığı andan itibaren başkalarının yardımına ihtiyaç duyar. İnsan yeme, içme, barınma ve korunma gibi birtakım temel ihtiyaçlarını tek başına karşılayamaz. Başta anne babası olmak üzere diğer insanlara da ihtiyaç duyar. Bu nedenle insan, yaşamını bir toplumun üyesi olarak yardımlaşma ve paylaşma içerisinde sürdürmek zorundadır. Örneğin, öğrencinin öğretmene ve hastanın doktora ihtiyacı vardır.
Bir toplumdaki bütün insanların imkânları eşit değildir. Her toplumda zengin insanlar olduğu gibi yoksul insanlar da vardır. Örneğin, iş bulamadığından veya sağlığı elverişli olmadığından çalışamayan insanlar olabilir. Yine çalıştığı hâlde geliri yeterli olmadığından, kendisinin veya ailesinin geçimini sağlayamayanlar olabilir. Böyle durumlarda zengin insanların, ihtiyaç sahiplerine yardım etmeleri ve sahip oldukları imkânları onlarla paylaşmaları gerekir.
Bu konuda Allah şöyle buyurur: “Onların (zenginlerin) mallarında, muhtaç ve yoksullar için bir hak vardır.”1

İnsanlar, maddi yönden olduğu kadar manevi yönden de başkalarına ihtiyaç duyarlar. Sevinçlerini, üzüntülerini, sıkıntılarını bir başkasıyla paylaşmak isterler. İyi ve kötü günlerinde dostlarının yanlarında olmalarını beklerler. Bu beklentileri gerçekleştiğinde mutlu ve huzurlu olurlar. Çünkü mutluluklar paylaşıldıkça artar, üzüntüler paylaşıldıkça azalır.
Paylaşma ve yardımlaşma; cimrilik, bencillik, aç gözlülük, kıskançlık gibi kötü duygu ve davranışlara engel olur. Sevgi, dayanışma ve sorumluluk gibi özelliklerin gelişmesine katkı sağlar. Böylece insanın kişilik gelişimine ve ahlakının olgunlaşmasına yardımcı olur.

İslam’ın Paylaşma ve Yardımlaşmaya Verdiği Önem

İslam dini insanların yardımlaşma ve dayanışma içinde kardeşçe yaşamalarını ister. Bu yüzden Hz. Muhammed, Müslümanları bir bedenin organlarına benzetmiştir. Bu organlar arasındaki uyum bedenin sağlıklı çalışmasını sağlar. Toplumun birlik ve beraberliği için de bireyler arasındaki ilişkilerin güçlü ve uyumlu olması gerekir. Bundan dolayı İslam dini, insanlar arasında yardımlaşma ve dayanışmayı öğütler.

Dinimiz, insanların yardımlaşmalarını ve elde bulunan imkânların başkalarıyla paylaşılmasını ister. Kur’an-ı Kerim’de pek çok ayette insanlara yardımlaşmaları ve dayanışma içinde olmaları emredilmiştir. Bu ayetlerin birinde şöyle buyrulmuştur: “De ki: ...Harcadığınız her şey, ana-baba, yakınlar, öksüzler, yoksullar ve yolda kalmış kişiler içindir. Allah yapacağınız her hayrı (iyiliği) bilir.”1 Mâ’ûn suresinde ise yoksulu yedirmeyenler, yetimi dışlayanlar, yardıma engel olanlar kınanmıştır. Peygamberimiz de bir hadisinde, “Yetimin başını okşa, yoksulu doyur.”2 buyurarak yetim ve yoksula yardımı emretmiştir. İslam’ın ilk dönemlerinde Peygamberimiz ve arkadaşları, paylaşma ve yardımlaşmanın en güzel örneklerini sergilemişlerdir. Örneğin Mekkeli Müslümanlar baskılar sonucunda bütün mal varlıklarını bırakarak Medine’ye göç etmişlerdir. Medineli Müslümanlar ise sahip oldukları bütün imkânları Mekke’den gelenlerle paylaşmışlardır. Bu nedenle Medineli Müslümanlara
“yardım edenler” anlamına gelen “ensar” ismi verilmiştir.
Paylaşmak veya yardım etmek için zengin olmak gerekmez. Dinimiz bollukta ve darlıkta başkalarına yardım etmeyi öğütler. Kur’an-ı Kerim’de bu durum şöyle dile getirilmiştir:
“Takva sahipleri (sorumluluklarının bilincinde olanlar), bollukta da darlıkta da Allah için harcarlar (infak ederler). Öfkelerini yutarlar ve insanları affederler. Allah da güzel davranışta bulunanları sever.”3
Dinimiz, insanları paylaşma ve yardımlaşma konusunda özverili olmaya çağırır. Kur’an’da bu konuyla ilgili şöyle buyrulur: “Onlar, kendi canları çekmesine rağmen yemeği yoksula, yetime ve esire yedirirler.”4 Ayrıca insanlara yardım eden, onların sıkıntılarını gideren kimselere Allah’ın yardım edeceği bildirilmiştir. Böylece insanlar arasında yardımlaşma ve dayanışma teşvik edilmiştir.

Paylaşma ve Yardımlaşma İbadeti Olarak Zekât

Zekât kelime olarak, “artma, çoğalma, arınma ve bereket” anlamlarına gelir. Zekât, zengin Müslümanların yılda bir kez malının veya parasının belli bir miktarını Allah rızası için ihtiyaç sahiplerine vermesidir.
Zekât, mal ile yapılan farz bir ibadettir. Hicretten iki yıl sonra Medine’de farz kılınmıştır.
Kur’an-ı Kerim’de zekâtın zorunlu olduğunu belirten pek çok ayet vardır. Bunların birinde şöyle buyrulmuştur: “Namazı kılın, zekâtı verin, önceden kendiniz için yaptığınız her iyiliği Allah katında bulacaksınız. Şüphesiz Allah, yapmakta olduklarınızı görür.”1
Zekâtın amacı, toplumsal yardımlaşmayı yaygınlaştırmak ve yoksulları korumaktır. Ayrıca zekât, malın bereketlenmesi ve çoğalmasıdır. Çünkü zekât verene Allah kat kat fazlasını verir. Bununla ilgili olarak Kur’an’da şöyle buyrulur: “Mallarını Allah yolunda harcayanların durumu, her başağında yüz dane olmak üzere, yedi başak veren danenin durumu gibidir.
Allah dilediğine kat kat verir. Allah (ın lütfu) geniştir. (O) bilendir.”2

Zekâtın bir ibadet olduğu için verirken niyet edilmelidir. Zekâtın, Allah için verildiği kesinlikle bilinmelidir. Zekât verilecek malın veya paranın, fakirin hakkı olduğu bilinmeli ve onu minnet altında bırakacak, incitecek davranışlardan kaçınılmalıdır. Allah Kur’an’da yoksullara karşı şefkatli olunması gerektiğini bir ayette şöyle dile getirmiştir: “Öyleyse yetimi sakın üzme. İsteyeni sakın azarlama.”1
Zekât verecek kişi, bu sorumluluğunu gösterişten uzak, gurur ve kibire kapılmadan yerine getirmelidir. Alçak gönüllü, anlayışlı ve hoşgörülü olmalıdır. Mümkünse zekât gizlice verilmelidir. Zekât alan kimseler de herhangi bir eziklik duymamalıdır.

Toplumsal Dayanışma İbadeti Olarak Sadaka

Bir insanın kendi isteğiyle yalnızca Allah rızası için yaptığı her türlü yardım ve iyiliğe sadaka denir. Sadakada miktar ve zaman sınırlaması yoktur. İnsanlar bu yardımı istedikleri zamanda ve miktarda yapabilirler. Ayrıca sadaka verecek kişinin zengin olması gerekmez. Bu yüzden sadaka, zekâttan daha kapsamlı bir yardım şeklidir.
Herkesin yararlanacağı cami, okul, yurt ve hastane gibi hayır kurumları yaptırmak veya bu kurumların yapımına katkıda bulunmak da sadakadır. Böyle sadakaya kesintisiz sadaka (sadaka-i cariye) denir. Öldükten sonra da sevabı devam eder. Peygamberimiz konuyla ilgili şöyle buyurmuştur: “Kişi öldüğü zaman, amel defteri kapanır. Ancak üç şey hariçtir: Sadaka-i cariye, insanlara yararlı bir ilim, kendisine dua eden hayırlı bir evlat.”1 Hacı Bektaş Veli de Makâlât’ında “Benim üç dostum vardır: Ne zaman ki ben ölürüm, dostlarımdan biri evde kalır, biri yolda kalır, biri de benimle gelir. Evde kalan malımdır. Yolda kalan akrabalarımdır ve ailemdir. Benimle gelen ise iyiliklerimdir.”2 diyerek iyilik yapmanın önemine dikkat çekmiştir.

Sadaka sadece maddi yardımlarla olmaz. İnsanın bilgisini ve tecrübesini diğer insanlarla
paylaşması bir sadakadır. Yine bir yoksulun para, yiyecek ve giyecek ihtiyaçlarını karşılamak
sadaka olduğu gibi her türlü güzel ve yararlı davranış da sadakadır. Bir hastayı veya yaşlıyı
ziyaret etmek, karşılaştığımız bir insana güler yüzle selam vermek, insanlarla tatlı dille konuşmak
birer sadakadır. Peygamberimiz bu konuda şöyle buyurmuştur: “Kardeşini güler yüzle
karşılaman da bir iyiliktir.”1 Ayrıca insanların üzüntülerini paylaşmak, dertlerine ortak olmak
ve onları teselli etmek de sadakadır.
Sadaka çeşitlerinden biri de fıtır sadakasıdır. Ramazan ayında bayramdan önce verilmesi
gereken bir sadakadır. Halk arasında bu sadaka türüne “fitre” de denir. Fitreyi zengin
olan her Müslümanın vermesi gerekir. Ancak miktarı az olduğu için zengin olmayanlar da
fitre verebilirler. Zira fitre, insanları cömertliğe alıştırır.
Fıtır sadakası kişi başına verilir. Bir ailedeki bütün bireylerin fitresini aile büyüklerinden biri
verir. Fitre miktarı kişinin ekonomik düzeyine, maddi durumuna göre değişir. Fıtır sadakasının
miktarı, fitreyi verecek olan kimsenin bir günlük yiyecek masrafı kadardır. Fitre zekât verilebilecek
kişilere verilir, zekât verilemeyecek kişilere verilmez.
Zekât, sahip olduğumuz malın, fitre ise sağlık içinde bayrama ulaşmanın şükrü anlamına
gelir. Fıtır sadakasıyla herkes kendi imkânları ölçüsünde yardım etmenin mutluluğunu yaşar.
Yoksullar aldıkları yardımlarla bayramlık ihtiyaçlarını karşılarlar. Bayrama zenginlerle birlikte
aynı sevinç içerisinde katılırlar. Karşılıklı sevgi ve kardeşlik bağları güçlenir. Böylece toplumda
dayanışma ortamı oluşur.

Yardımlaşma Kurumlarımız

Dinimiz, toplumsal yardımlaşma ve dayanışmaya büyük önem vermiştir. Peygamberimiz
yardımlaşmanın önemini şöyle dile getirmiştir: “...Kim Müslüman kardeşine yardım eder ve
onun ihtiyacını karşılarsa Allah da ona yardım eder. Kim Müslümanın bir sıkıntısını giderirse Allah da kıyamet gününde onun sıkıntılarından birini giderir...”1 Hz. Muhammed’in verdiği bu müjdeli haber, Müslümanları, toplumsal yardımlaşmaya yöneltmiştir. Bu yardımlar zamanla kurumsal hâle gelmiştir. Atalarımız, dinimizin bu emrini yerine getirmek için çaba harcamışlardır. Yoksul ve kimsesizlerin beslenmeleri için aşevleri (imarethaneler), hastaların tedavisi için hastaneler (darüşşifalar), yaşlıları korumak için huzurevleri (darülacezeler) açmışlardır. Ayrıca öğrencilere yardım etmek, bilimsel çalışmalara katkı sağlamak, hatta ağır kış şartlarında, hayvanlara yiyecek sağlamak gibi çok yönlü hizmet veren vakıflar
kurmuşlardır.

Günümüzde, yardımlaşma ve dayanışmayı gerçekleştirmek amacıyla çeşitli yardım kurumları
oluşturulmuştur. Kızılay, Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakfı, Sosyal Hizmetler ve
Çocuk Esirgeme Kurumu, Millî Eğitim Vakfı, Türkiye Diyanet Vakfı, Belediye Aşevleri ve bazı
sivil toplum kuruluşları bunların başında gelir. Bu kurumlarımız devletin ve hayırsever insanların
gönüllü yardımlarıyla ayakta durmaktadır.
Deprem, sel, yangın gibi doğal afetler ve felaketler binlerce insanı evsiz bırakmaktadır.
Yüzlerce, hatta binlerce çocuk açlık, susuzluk, bulaşıcı hastalık gibi tehlikelerle karşı karşıya
gelmektedir. İşte, böyle zamanlarda Kızılay ve diğer hayır kurumlarımız zor durumda kalanlara
yiyecek, içecek, giysi, battaniye, çadır gibi yardımlarda bulunur. Ayrıca Kızılay, kan
merkezleri aracılığıyla ihtiyaç sahiplerine kan temin eder. Bu nedenle toplumda önemli
görevleri üstlenen yardım kuruluşlarımıza katkıda bulunarak bunları ayakta tutmaya çalışmalıyız.
Örneğin kan vermeyi teşvik ederek Kızılay’a katkıda bulunabiliriz. Diğer taraftan kan
vermenin hayat kurtarmak anlamına geldiğini ve dinimizce çok büyük mükâfatının olduğunu
unutmamalıyız. Dinimiz yardım kuruluşlarına yapılan yardımları salih amel (iyi ve faydalı
davranış) olarak nitelendirir. Bu tür davranışların önemi Kur’an-ı Kerim’de şöyle ifade edilmiştir:
“Mal, mülk ve çoluk çocuk, dünya hayatının süsüdür; ölümsüz olan iyi işler (kalıcı
olan erdemli davranışlar) ise Rabb’inin nezdinde hem sevapça daha hayırlı hem de
ümit bağlamaya daha layıktır.”

HAC NEDİR? NİÇİN YAPILIR?

Hac, yılın belirli günlerinde dinimizce önemli sayılan Kâbe, Arafat ve çevresindeki yerlerin
ibadet niyetiyle ziyaret edilmesidir. Hac ibadeti hicretin 9. yılında farz olmuştur. Hem beden
hem de mal ile yapılan bir ibadettir.
Hac, şartları uygun olan her Müslümana farzdır. Bu nedenle gerekli şartları taşıyan herkesin
ömründe bir kez hac ibadetini yapması dinimizin bir emridir. Konuyla ilgili olarak Kur’an-ı
Kerim’de şöyle buyrulur: “....Gücü yetenlerin o evi (Kâbe’yi) haccetmesi, Allah’ın insanlar
üzerindeki bir hakkıdır...”1
Hac yapmak için ilk iş olarak ihrama girilir. Arefe günü öğleden sonra Arafat’ta vakfe
yapıldıktan sonra Müzdelife’ye gidilir. Bayram sabahı da Müzdelife vakfesi yapılır. Bayramın
birinci günü, Mina’da şeytan taşlanır ve kurban kesilir. Ardından tıraş olunarak ihramdan çıkılır.
Daha sonra farz olan ziyaret tavafı ve sa’y yapılır. Hac ibadetini yerine getirenler, Mekke’den
ayrılmadan önce Kâbe’yi son bir kez daha ziyaret ederler. Buna “Veda Tavafı” denir.
Hac, Allah’ın rızasını kazanmak için yapılır. Hacca giden insanlar, Allah’ın kendilerine verdiği
sağlık ve zenginlik nimetinden dolayı ona şükretmiş olurlar. Önemli yerleri ziyaret ederek
Allah’a dua ve ibadet ederler. Hz. Muhammed’in doğduğu ve yaşadığı yerleri görürler. Bu
da onları mutlu eder.
Hacda dünyanın dört bir yanından gelen farklı renk ve ırka mensup Müslümanlar bir
araya gelirler. Birbirlerini tanıma imkânı bulurlar. Böylece İslam dininin, “Bütün inananlar,
kardeştir...”2 evrensel prensibini gerçekleştirmiş olurlar.
Umre de hacda olduğu gibi Mekke’deki kutsal mekânları ziyaret etmektir. Bakara suresinin
196. ayetinde umre ile ilgili şöyle buyrulmuştur: “Haccı da, umreyi de Allah için tamamlayın...”
Umrenin hacdan farkları şunlardır:
- Umre, hac zamanı dışında her zaman yapılabilir.
- Bir sene içinde bir kez hac yapılabilir. Umre ise birden fazla yapılabilir.
- Hac farz, umre ise sünnettir.
- Umrede sadece ihrama girilerek Kâbe tavaf edilir ve sa’y yapılır.
- Umrede vakfe, şeytan taşlama ve kurban kesme yoktur.

Hac ve Umre ile İlgili Kavramlar

İhram, hac ve umre ibadeti yerine getirilirken başka zamanlarda yapılmasında sakınca olmayan bazı davranışların belli bir süre için yasak olması demektir. Bu yasakların başladığı sınırlara mikat denir.
Kâbe’ye gidenler mikatta ihrama girer, hacca niyet eder ve telbiye duasını okur. İhramlıyken kişinin saç, sakal ve tırnak kesmesi, bitkileri
koparması ve hayvanlara zarar vermesi yasaktır.
Hac ve umre ibadeti bittikten sonra saç tıraşı olunur ve ihramdan çıkılır.

Tavaf, Kâbe’nin güneydoğu köşesnde bulunan Hacerü’l Esved (Siyah Taş)’in hizasından
başlayarak Kâbe’nin etrafında yedi kez dönmektir. Her bir dönüşe şavt denir. Tavaf haccın
farzlarındandır. Farz olan tavaf, Kurban Bayramı’nın ilk üç gününde yapılır. Tavaf esnasında
kişi kendisi, ailesi ve bütün inananların iyiliği için dua eder.

Sa’y, Mekke’de bulunan Safa ve Merve tepeleri arasında yedi defa gidip gelmektir.Safa’dan Merve’ye dört, Merve’den Safa’ya üç kez gidilir. Sa’y haccın gereklerinden olup

Hz. İsmail’in annesi Hacer’in, oğluna su arayışının sembolik olarak yeniden canlandırılmasıdır.
Vakfe, arife günü öğle vaktinden bayram sabahına kadar, bir süre Arafat’ta bulunmak
demektir. Bu süre ibadet ve dua ile geçirilir. Vakfe, haccın farzlarından biridir. Belirlenen süre
içerisinde Arafat’ta bulunmayanlar o yıl hac ibadetini yapmış sayılmazlar. Arafat’ta vakfe
yapıldıktan sonra Müzdelife’ye gidilir. Bayram sabahı da Müzdelife ‘de vakfe yapılır.

Medine’deki Mescid-i Nebi ziyaret edilir. Çünkü Medine, Peygamberimizin hicret yurdudur.
Hz. Muhammed hicretten sonra buraya yerleşmiştir. Hayatının son on yılını burada geçirmiş
ve burada vefat etmiştir. Medine’ye vardığında ilk yaptırdığı mescit olan Mescid-i
Nebi’nin yanına defnedilmiştir.
Peygamberimizin yaşadığı yerleri görmek ve arkadaşlarının kabirlerini ziyaret etmek, onlarla
ilgili hatıraları canlandırmak ve bu kutsal yerlerin havasını solumak her Müslümanın en
tatlı özlemidir. Çünkü Peygamberimiz, “Beni vefatımdan sonra ziyaret edenler, hayatımda
ziyaret etmiş gibidir.”1 buyurmuştur. Bu nedenle hacceden kişiler, Mekke’de hac ibadetini
bitirdikten sonra veya bu ibadetten önce Medine’ye giderler. Burada önce Mescid-i Nebi’yi
ve Peygamberimizin kabrini ziyaret ederler.

Haccın İnsan Davranışları Üzerindeki Etkisi

Hac ibadetiyle kişi, Allah’ın bir emrini yerine getirmenin mutluluğunu yaşar. Allah’ın kendisine
verdiği sağlık ve zenginlik nimeti için şükretmiş olur. Samimi dualarla Allah’a yalvarır,
tövbe eder. Böylece günahlardan arınır. Peygamberimiz bu konuda, “Kim Allah için hacceder
ve Allah’a karşı gelmekten sakınırsa annesinden doğduğu günkü gibi günahlarından
arınmış bir şekilde hacdan döner.”2 buyurmuştur.
İslam dini, inananlar arasında inanca dayalı kardeşlik bağı kurmuştur. Bu kardeşlik bağları,
insanlar arasında kuvvetli bir birliktelik oluşturur. İşte hac da bu birlikteliğin yaşanmasıdır.
Farklı ırk, dil ve kültürden Müslümanların aynı amaç için bir araya gelerek birlikte hareket
etmeleri, aralarındaki kardeşliği pekiştirir.
Hac ibadetiyle Müslümanlar, birbirlerini daha iyi tanıma, sevinç ve üzüntülerini paylaşma
imkânı bulurlar. Böylece bencilliğin ifadesi olan “ben” duygusu, yerini “biz” duygusuna
bırakır.

Hacda giyilen ihram, insanlar arasındaki makam, mevki, unvan gibi farklılıkları ortadan
kaldırır. İnsanları gösterişten uzak, sade bir görünüme kavuşturur. Herkesi eşit konuma getirir.
İhramlıyken getirilen yasaklar, insanlara sabretme alışkanlığı kazandırır. İradeyi güçlendirir. En
zor durumlarda bile kızmadan, öfkelenmeden hareket etmeyi öğretir.
Tavaf, bütün Müslümanların birlikteliğinin sembolik bir ifadesidir. Ayrıca insanlar, tavaf
ederek Allah’a bağlılıklarını gösterirler. Vakfeyle ise
ahirette Allah’ın huzurunda bekleyişi hatırlarlar.
Sa’y; Hz. İbrahim’in hanımı Hacer’in, oğlu İsmail
için ortaya koyduğu gayretin yeniden yaşatılmasıdır.
Hacer, su bulmanın im kânsız gibi göründüğü
ıssız çöl ortamında Allah’tan ümidini kesmemiş,
su aramaya devam etmiştir. Çünkü o, Allah için
hiçbir şeyin imkânsız olmadığına inanıyordu. Sonunda
Allah, Hacer ve oğlunu zemzem suyuna
kavuşturmuştur. Zorluklar karşısında Hacer’in gösterdiği
inanç, ümit, sabır, tevekkül ve kararlılığı
gösterenler de Allah’ın yardımını elde ederler.

Şeytan taşlama esnasında, iyi bir insan olmanın ve iyilik yapmanın önündeki engeller
akla getirilir. Bu engelleri kaldırmak için mücadele edileceği sözü verilir. Şeytan taşlamayla
şeytanın hile, vesvese, kötülük ve düşmanlıklarına karşı sembolik olarak tepki gösterilir. Bütün
kötülüklerden uzak durulacağı kararlı bir şekilde ortaya konulur.
Hac yolculuğu, insanların bilgi ve görgüsünü artırır. Mala bağımlılığı azaltarak fakirlere,
yoksullara karşı merhamet ve yardım duygularını geliştirir. Hacca giden kişi, Peygamberimizin
doğup büyüdüğü, İslam dininin ilk ortaya çıktığı ve yayıldığı kutsal toprakları ziyaret eder.
Böylece hem onun hatırasını yaşatır hem de kutsal toprakları görmenin heyecanını yaşar.

9. Kurban Nedir ve Niçin Kesilir?
İslam dininde yerine getirilmesi vacip ibadetlerden biri de kurbandır. Kurban, Allah’a
yaklaşmak ve onun hoşnutluğunu kazanmak amacıyla belirli bir zamanda uygun nitelikteki
bir hayvanı kesmektir. Ayrıca kesilen bu hayvana da “kurban” denir.
Akıllı, ergenlik çağına girmiş ve zekât verebilecek seviyede zengin olan Müslümanlar,
kurban kesmekle yükümlüdürler. Bu yükümlülük Kur’an-ı Kerim’de şöyle ifade edilmiştir: “Biz,
her ümmet için Allah’ın kendilerine rızık olarak verdiği kurbanlık hayvanların üzerlerine
onun adını anarak kurban kesmeyi meşru kıldık. İlahınız, bir tek İlah’tır. Öyle ise ona
teslim olun. (Ey Muhammed!) O ihlaslı ve mütevazı insanları müjdele!”1
Peygamberimiz de kurban kesmenin gerekliliğini şu şekilde belirtmiştir: “Kim imkânı olduğu
hâlde kurban kesmezse bizim mescidimize yaklaşmasın.”2
Kurban, Kurban Bayramı günlerinde kesilir. Kurbanı kesecek kişinin bu işi iyi biliyor olması
gerekir. Bu nedenle kurbanı, kendisi kesemeyenler, kesim işlemleri için vekil tayin edebilir.
Kesmeye götürürken kurbana iyi davranılmalıdır. Eziyet verici davranışlardan kaçınılmalıdır.
Kurbanlık hayvan, kıbleye doğru yatırılır ve “Bismillâhi Allahu ekber.” denilerek kesilir.
Kurban kesilirken çevre temizliğine ve sağlık kurallarına uyulmalıdır.
Kurbanın derisi ise hayır kurumlarına veya fakirlere verilebilir. İsteyenler kesilen kurbanın tamamını da fakirlere bağışlayabilirler.

Kurban, Allah’ın rızasını kazanmak için kesilir. Kurban kesen kişinin Allah’a bağlılığı artar.
Ona yakın olmanın mutluluğunu yaşar. Kişi kurban kesmekle Allah’ın emrine uyarak kulluk bilincini ortaya koyar. Kur’an-ı Kerim’de bu durum şöyle belirtilmiştir: “Onların ne etleri ne de kanları Allah’a ulaşmaz. Fakat sizin Allah’ın emirlerine olan bağlılığınız ona ulaşır...”1
Kurban, toplumda kardeşlik, yardımlaşma ve dayanışma ruhunu canlı tutar. Kişiyi bencillikten kurtarır, cömert olmaya yöneltir. Yapılan yardımlarla zenginle fakir arasındaki bağlar
güçlenir. Kur’an’da konuyla ilgili şöyle buyrulmaktadır: “...Onlardan hem kendiniz yiyin hem de ihtiyacını gizleyen ve gizlemeyen fakirlere yedirin...”2
Kurban kesen kişi, Hz. İbrahim ve oğlu İsmail arasında geçen olayı yeniden hatırlar. Böylece kendisinin de Hz. İbrahim ve İsmail gibi Allah’ın emirlerine uymaya hazır olduğunu sembolik bir davranışla göstermiş olur. Ayrıca kurban, insanın sevdiği şeyi Allah için feda etmesi demektir.
Bu nedenle kurban kesen kişi, Allah’ın rızasını kazanmak için sevdiği şeyleri başkalarıyla paylaşarak bu amacı gerçekleştirmiş olur. Kurban Bayramı dışında kesilen adak kurbanıyla yardımlaşmanın az da olsa bütün bir seneye yayılması sağlanır. Adak kurbanı, bir işin ve isteğin olması hâlinde kesilmek üzere Allah’a adanan kurbandır.
Adak kurbanı, tamamen fakirin hakkıdır. Kurban kesen kişi ve bakmakla yükümlü olduğu kimseler kesilen bu kurbanın etinden yiyemezler. Eğer yerlerse yediklerinin bedelini fakirlere vermeleri gerekir. Sonuçta kurban, kişiyi Allah’a yakınlaştırır ve onun hoşnutluğunu kazandırır.
Paylaşma, yardımlaşma, dayanışma ve fedakârlığı öğretir.




Yorumlar - Yorum Yaz


Saat
Anket
Sitemizin yeni tasarımı hakkındaki düşünceniz nedir?
Döviz Bilgileri
AlışSatış
Dolar5.79425.8174
Euro6.58896.6153
Hava Durumu
Anlık
Yarın
24° 31° 24°
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi1
Bugün Toplam16
Toplam Ziyaret92070